Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Küçük Anlar

Benim en büyük zevklerim, en büyük acılarım, en büyük sevinçlerim, en büyük aşklarım, gece başımı yatağa koyduğumda beni uykumdan iyi veya kötü eden “en” kategorisindeki olaylar hep küçük bir anda saklıdır. Hep küçük bir anda yaşadım, hep küçük bir anı hayatımın baş tacı ettim, ona takıldım durdum, bazen gidemedim, gitmek istemedim.. Küçük bir sözü devleştirdim, olmayacak anlamlar çıkardım, küçük bir öpücüğü dudaklarımda hissettim, küçük bir sesi kulaklarımdan silemedim. Karmaşayı sevmedim, minimalist takıldım ama sade olanı da devleştirdim karmaşıklaştırdım, görülmeyeni gördüm dedim, bana deli dediler. En unutulmaz, herşeyin “en” mükemmelleştiği anın o küçük an olduğunu unuttular.

Küçük mimiklerde gülümsedi dudaklarım, o küçük mimiklerde inanılmaz mutlu oldum. Defalarca kafamda canlandırdım, küçük mimikli bir sevgili yarattım, sonra sen geldin hayat buldu, nefes aldı. Küçük mimiğini “en” ime koydum.. Enine boyuna düşündüm diyemem ama küçük mimiklerin; büyük gözlerin ve büyük dudaklarından küçük anlarıma düşer oldu. Dudaklarımın kapanmaz, anlamsız sırıtışı oldu, gülümsedim, güldüm, hatta zaman zaman kahkaha atar oldum.

Küçük bir an elini tutar oldum, düşünmedim, düşünmek istemedim, kaygı yoktu, geleceğin olmasıda umrumda değildi, elin elimdeydiya yetti bana. Bırakmak istemedim, istemiyorum, bu küçük anı sevdim. Dedimya ben küçük anları severim, uyumak isteyipte her parçanın küçüldüğünü hissettiğin, uzamış parmaklarını eskiye çeviremeyip rüyalara daldığın.. Şu an ordayım, kendime küçük bir sürü an yaratıyorum.

O.B (Nisan 2008)

Bizim Orada Herkes Çıplak

Hey ben geliyorum, o küçük dünyanın kapılarını arala az zamanım kaldı, fazla kalmayacağım. Seni eskisi gibi yormayacağım, uhtemi bırakıp gideceğim sadece. Yolum biraz zorlu geçiyor, ama dedimya az kaldı geliyorum. Geliyorum içini titretmeye, geliyorum seni sarmalamaya geliyorum arala kapını, seni sarmaya.

Geceleri çok düşünür olmuşsun, üşüyormuşsunda meleklerim bahsediyor. Bu baharda ne üşümesi diyorum baksana yeşiller, beyazlar açar olmuş, herkes çıplak burada sen niye üşüyorsun. Biz hiç birşeyimizi saklamıyoruz, herşey ortada gücümüz, zayıflığımız, burada herkes çıplak. Aklımda bir duruşun kalmış, gözlerini kocaman açmış ağlıyorsun, düşünüyorum bizler mutluluktan ağlayanlardık, şimdi niye gözyaşlarını saklıyorsun. Cevabını biliyorum, “İnsan acısından gelen gözyaşlarını içine akıtır olmuş, o zaman mutluluğunu dışına akıtıyormuşsun, mutluluk fışkırırmış o zaman.”

Az yolum kaldı, gözyaşlarını biriktirmeye, sümüklerini silmeye geliyorum arala kapını gelişime hazırlan. Bir nefes al bahar havasından, geceleri tir tir titrediğin üşüdüğün, gözyaşlarını içine akıttığın bahar havasından. Ben çok güçlü geliyorum, bir de çıplak, burada herkes çıplak. Sende çıplaklığı denemişsin ama üşümüşsün melekler söyledi, artık giyinmen gerek sana göre değil.

Araladığın kapıdan girerken bir esinti hissedeceksin, bir ferahlık, ruhunda bir özgürlük. Seni tekrar bize götüreceğim, bizim oralara, kirlenmiş dünyandan çok uzaklara. Bizim orada herkes çıplak.

O.B (Mart 2008)

Fotoğraf
The Arrow Will Wake Him, Then I’ll Hit Him With The Knockers - Le Suer – French – 1658

Garden State(01:24:07,308 –> 01:24:11,210)
Andrew Largeman: Küçük bir çocuktum ve bir şeyler yüzünden ağlıyordum ve…
o da beni beşiğimde sallıyordu. Bu şeyin içindeki(annesinin kolyesi) küçük topların ileri geri sallandığını görebiliyordum.

Ve burnumdan sümükler akıyordu. Bana giysisinin kolunu uzattı ve burnumu sümkürmemi söyledi. Ve küçük bir çocukken bile şöyle düşündüğümü hatırlıyorum…

“Vay be!”

Bu gerçek sevgi.

(Largeman çocukluğundan beri ağlayamıyordu. Hissizleşmiş olduğunu söylüyordu. Ve annesiyle bu anı hatırladıktan sonra göznden bir damla yaş gelir. Sadece bir damla.. )

Sam: Large! Galiba bir tane gördüm.
Largeman: Kapa çeneni!
Sam: Evet. Dur biraz. Bunu saklamamız lazım. Pekala! Kıpırdama!

Largeman: Eğer bir hatıra defterim olsaydı bunu ona koyabilirdik.

Sam: Hepsi bu kadar mı?
Largeman: Sanırım, başka hissetmiyorum.
Sam: Eğer hissedersen bana haber ver, kabı tutarım tamam mı? Bu çok iyi bir fikirdi.

Largeman: Sen kimsin?
Sam: Senin yeni arkadaşın, Sam. Selpak?
(Largeman’a doğru gelip elleriyle Largeman’ın gözyaşlarını ve “sümüklerini” siler)

Largeman: Tanrım! Bu çok acı verici.
Sam: Biliyorum. Ama hayat bu. Bu hayattan başka bir şey değil.
Hayat gerçek ve bazen canını yakar. Sahip olduğumuz tek şey bu.

(Largeman ve Sam birbirlerine sarılırlar. O an için tek sahip oldukları sadece “birbirlerine sarılmak”, birşey düşünmeden sadece sarılmak..)

Sam: Kendini nasıl hissediyorsun?
Largeman: Emniyette. Seninleyken kendimi emniyette hissediyorum. Yuvamda..


Hayat; annenin bize kattığı katıksız sevgi ile onun sevgisiyle aşkını
birlikte sonsuz yaşamak için aradığımız eşi geçen süre olabilir mi?

Sarılmakta dünyanın en katıksız aktivitesi. Herşeyin ötesinde, bedenini hiç düşünmeden herşeyiyle birine teslim etmek.

O.B (Mart 2008)

Ve Ben Forrest Gump Olmayacağım

Forrest Gump (02:02:00): Forrest Gump Jenny’e hazırladığı kahvaltıyı odasına getirir. Jenny’nin hiç hareket etmediğini görerek bir an duraklar ve Tanrıdan biraz daha süre ister “Jenny” si ile biraz daha vakit geçirebilmek, yaşayabilmek için. Bunu hayatı boyunca beklemiştir çaresizce.

Jenny: Forrest, Vietnam’da korkmuş muydun?

Forrest: Evet, şey bilmiyorum. Bazen yağmur, yıldızların çıkmasına izin verecek kadar duruyordu. O zaman güzel oluyordu. Çölde günbatımının hemen öncesine benziyordu. Her zaman suda milyonlarca yakamoz olurdu. Tıpkı o dağ gölü gibi. Çok berraktı Jenny.. Tıpkı üstüste iki gökyüzü varmış gibi duruyordu. Sonra çölde, güneş doğduğu zaman, göğün nerede bitip karanın nerede başladığını kestiremezdim. Çok güzeldi.

Jenny: Keşke oralarda seninle olabilseydim..

Forrest: Benimleydin.

Jenny: (Forrest’ın elini tutar) Seni seviyorum.

Hikayenin başına dönecek olursak, Forrest Gump ve Jenny ilk olarak 7-8 yaşlarında tanışırlar. O günden sonra bütün zamanlarını birlikte geçirirler. Ama üniversite yıllarıyla Jenny Forrest’tan kopmaya kendine başka hayatlar seçmeye başlar. Forrest hep Jenny’yi düşünür, onu korumak için zaman zaman Jenny’ye zarar veren insanlara zarar verir. Amacı hep Jenny’yi korumaktır, çünkü Forrest Jenny’yi kendi canından bile çok seviyordur, fakat Jenny Forrest’a hep bu yüzden kızmaktadır.

Jenny’nin gidecek hiçbir kapısı kalmadığında hep Forrest’ın yanında bulur huzuru, çünkü ona zarar vermeyecek ve onu kendinden bile çok seven tek insanın Forrest olduğunu biliyordur. Junior Forrest’ta bu gelmelerin birinde yola koyulmuştur. Ne zaman ki Jenny’nin yaşadığı kötü hayat Jenny’yi öldürecek kadar hasta etmiş, o zaman bir daha gitmemek üzere Forrest’ın yanına dönmüştür Junior Forrest ile birlikte ve onunla evlenmiştir.

Forrest Gump ne zaman tamamen saf bir sevgiyi hissetmek istesem bana tüm umudu ve sevgisini vermiştir. Kendi adıma, özel bir yeri olan bir karakterdir, belkide özdeşleştirdiğimden. Fakat o umudun, o dinginliğin ve enerjinin içerisinde aslında insanın canını çok acıtan birşeyler vardır. Jenny gibi..

İnsanların kaderlerinde birileri vardır. Onlara yön verirler, birlikte büyürler, her şeyi onu yaşar, mutluluğun en sonsuzunu onunla tadarlar. Aralarında öyle bir enerji, öyle bir bağlılık, öyle üstün birşey vardır ki; insan ne zaman nefes alamaz olur, o insan nefes verir – ne zaman köşeye sıkışır – o insan kurtarır onu o karmaşıklıktan – ne zaman bu dünyadan herhangi birşeyden bir ümidi kalmaz, o insan vardır veya olmasını diler insan. O insan olmadığı zaman, o insanın eli olmadığı zaman, o insana sarılamadığı güç alamadığı zaman hep birşeyler eksik kalır hayatta, hep yarım bir hayat yaşar herşey tam görünürken bile. Hep yarım uykular, yarım mutluluklar yaşar hayatın bir yerinde o insanı kaybettiği için, yarım yutkunur kalır boğazında gitmez o gıcık. Jenny gibi..

Ve Jenny bir Cumartesi sabahı ölür… Forrest ile ancak son günlerini yaşarken tüm hayatında yaşayabileceği güzellikleri birkaç güne sığdırmayı seçmiştir. Ve Forrest Jenny’nin mezarı başında gözünden yaşlar süzülürken Jenny’ye şunları der:

Forrest Gump (03:06:24) : Herkesin bir kaderi var mı bilemiyorum, yoksa rüzgara kapılmış gibi tesadüfen oraya buraya mı sürükleniyoruz? Bence her ikiside doğru. Belki ikisi de aynı anda oluyor. Fakat seni özlüyorum Jenny…

Ve Ben Forrest Gump olmayacağım..

O.B (Şubat 2008)

Ayağım dallara takılıyor. Burada yürümek hem çok zevkli hem de çok zor. Zaten zevkinide bu yüzden bu kadar derinden yaşıyorum. Geçtiğim yollara güneş daha az düşüyor. Nedenini merak etmiyorum, o kadar çok ağaç var ki… Güneş giremiyor. Dinlenmek için eski bir fırtınadan boyun büktüğü belli bir ağaç kavuğuna sırtımı yaslıyorum. Yerler küçükken ormanlık alanda yakmaktan zevk aldığımız çok çabuk yanan otlarla çevrili, ağaçlardan kalan yerlerde. Gözlerimi bir anlığına kapatıyorum. Rüzgar burnumu yalayıp geçiyor, öyle garip bir ses kulaklarımı tırmalayıp duruyor. Nefes alıyorum… Daha derin bir nefes çekiyorum, çam kokuları bunlar, çok güzel…

Kalkıyorum, ne kadar yolum kaldığını bilmiyorum. 2-3 saat kadar daha yürüdüğümü hatırlıyorum. Tavşanları görür gibi oldum, fakat ben tehlikeli bir canlı olduğumdan çoktan uzaklaşmışlar (daha bana alışmaları için zaman geçmesi gerekiyor biliyorum). Karanlık çökmek üzere, geceyi geçirebileceğim bir alan bulma yarışındayım. Yeşil burada çok daha belirgin, kozalaklar yürüyüşümü zorlaştırıyor. Cennet yolu zordur diye kendi kendime takılıp gülüyorum…

O.B (Ocak 2008)

Everything will be OK

everything will be okay
in the end.

if it’s not okay,
it’s not the end.

(unknown)

Acı Depolamak

Beynimin düşünme yetisini yitirdiği anlarda, beynimin düşünme yetisini değilde sakladığı gerçeklerle yüzleşmeme engel olduğunu düşünüyorum. Artık bir byte daha fazla bilgi alamaz hale geldiğinde sigaramı yakıyorum. Sigaranın alevi ile oyalanmayı denesemde başımın rahatsız edici bir şekilde dönmesine engel olmak için sadece dumanıyla baloncuklardan hayallerimi boşluğa sallıyorum.

Öyle bir raddeye gelmişimki üzerimdeki sorumluluklardan belimin ağrıması, başaramama korkusunu alıp götürüyor. Bu günlerde çok canım acıyor, düşünmek istemiyorum. Ne gariptir insanın acıyla yoğrulmasına göz yumması, kalbindeki acıları örtmek için.. Ne gariptir acılarına kucak açması, her defasında daha fazla acıyı yüreğine doldurarak, acılarını kapatmak için.

Güleceğim az kaldı..

O.B (Ocak 2008)

Aldatmak Ama Umut Dolu

Her insanın hayatında ikilemler olduğu olur. Burada ikilem demekle şeytan dürter demek istiyorum. Dürtmekle de kalmaz, hayat seni dener. Denedikçe seni zorlar, kenara sıkıştırır. Niyet neyse artniyet olur. İşte herşey burada başlar.

Olurunda giden, belki onunda ötesinde herşey. Boşluk dolu. Düşüyorum tutsana. Elimi bulamıyorsun değil mi, bulsanda hayatın boyunca taşıyacağın o yük omuzlarında eğilemiyorsun bile, ben düşüyorum dedim. Tutsana salak, madem o kadar değer veriyorsun, bir daha hesap vermek zorunda kalmayacağım diyorsun değil mi. O yükü kendim taşıyacağım, sende hiç birşeyi görmeyeceksin diyorsun yani. Anlıyorum o kadar iyi anlıyorumki..

Anlaştığımıza göre hadi düştüğüm yerden kaldır beni. Hadi elini uzat, hadi ama kimse görmüyor, sen uzat görselerde göremezler artık. Elini uzattın çünkü. Çok güzeller. Çok güzel. Dur bir dakika bir daha düşüyorum. Tutsana elimi. Hemen şımardım.

Şeytan geldi, dürtüyor tepki ver. Ver bak bekliyor, ver de kurtul be! Tamam boşver şimdi onu, bize bakalım. Tekrar bir gözden geçirelim, karşılıklı değil ama bu sefer yan yana. Hem elinde var, belki uzatırsın, belki.. Gördüm seni, yakalandın yine..

O.B (Ocak 2008)

Aşk Bekliyordu

Aşk kapıda bekliyordu. Biri onu içeri alsın diyordu, acı çekiyordu. Aşk acı çeker mi? Aşk üzülür mü? Üzüntüsünü ruhunun bütün noktalarına işleyen kim, yanlış neredeyse çukur orada, ayağın takılır yalpalarsın. Dengelerin bozulduğu yerde aşk bekler.

Aşk hep bekler, birinin onu yüreğinde büyütmesi yetmez aslında, onun adı acıdır, kabuslardır, kanserdir ama aşk değildir. Aşk iki bedende tek ruh olmaktır, aşk elini tutmaktır, öpüşmek, gözlerini kapatmak ve boncuk boncuk terlemektir. Burada seni hiç bir zaman yalnız bırakmacak şeyde mide kramplarıdır, boğazının düğümlenmesidir. Çünkü ince bir çizgi gibi, aşkta da gelir, ayrılıktada… Biraz daha farklıdır, ince bir çizgidir, tek fark birinde heyecan vardır, birinde ise yılmışlık. Kolunu kaldıramazsın.

Bir aşk ne zaman biter peki? Onu ne zaman soktuğun kapıdan kovarsın, iteklersin, saygı göstermezsin o zaman biter. Ne zaman insan olduğunu hissedersin o zaman biter. Çünkü aşk meleklerin kanatlarındadır, aşıkları gökyüzünün en ücra köşesine kanatlarında taşır, orada yaşatır, büyütür. Çukurlar vardır ayağın takılır yalpalarsın. Dengelerin bozulduğu yerde elini uzatırsın, elini tutamazsa melekler seni kanatlarına alır uçurumdan kurtarır, onun yanına çıkarır ama tutmazsa aşk biter, düşersin uçurumdan. Düştüğün zaman dilimi biten aşkın filmini izletir sana ayakların yere basana kadar. Ne zordur yere basmak, ne zordur yürümek, insan olmak, ne zordur boğazının düğümlenmesi, ne zordur mide krampları ne zordur..

O.B (Eylül 2007)

Kısa Öykü: Daha Değil

Bir rüzgar beni kollarına almış… Uçuyorum, uzaklara bilmediğim yerlere. Meğer ne çok bilmediğim görmediğim yerler varmış. Ne çok uzak kalmışım göklere, rüzgara, kaybolduğum yerlere. Yeşile hasretmişim, uçmaya, kulağımda çalkalanan sesine, bir o kadar uzak, bir o kadar BEN olan sese. Kendimi dinlemeyeli ne kadar uzun zaman olmuş, ya sessizliğin sesi… Martı Jonathan’da yanımda, ama ben o kadar hızlı uçamıyorum, o da zaten mütevazılığını hiç kaybetmiyor, boşlukta süzülüyor, bekliyor beni – geç kalmış beni – … Bak diyor; karşıda duran uçurumu gösteriyor, beni yeşillikleriyle kandıran dağın en tepesinde… Birazdan rüzgar seni onun en ucuna bırakıcak, kendini bırak boşluğa – herşey bir rüzgarda başladı bir rüzgarda bitsin – konuşmana gerek yok, açıklama yapmana veya sorularınla canını acıtacak cevapları bulmana gerek yok. Tek yapman gereken gözlerini kapatıp, kendini rüzgara teslim etmek.. Bedenine; değersiz, işe yaramaz bedenine gerek yok, ruhunu teslim et ve bitsin…

Sonra Jonathan beni yalnız bırakıyor, sadece rüzgar, kulağımdaki uğultu ve BEN kalıyoruz. Dağa yaklaştıkça görüyorum, sesi gelmesede, yıllardır özlediğim şelalede özgür ruhlarına yardım ediyor, gözyaşları akıp gidiyor. Yeşili görüyorum, bütün renkleriyle bütün ruhuyla… hissediyorum…

Artık herşeyi daha net, görüyorum bütün güzellikleri, özlemişim görmeyi… Tam yükselecekken, uçuruma yaklaşırken birden aşağıya doğru süzülüyorum, herşeyin başladığı yere, kalbime, şaşırıyorum. Soruyorum rüzgara uçurumun kenarına neden gitmiyoruz? Neden herşeyi bir kenara bırakacakken, ruhumu sana teslim edecekken beni oraya; sonuma ve başlangıcıma uçur muyorsun? Sadece uğulduyor, daha yüksek uğulduyor. Sesi ruhumun derinliklerinde çalkalanıyor, gözlerim her zamankinden daha yorgun, daha bitkin ama duyuyorum sesi, uğultunun sesinin “daha değil” dediğini çok net duyuyorum veya duymuyorum da hissediyorum. Bilmiyorum… Sonra gözlerime ve bedenimin bitkinliğine dayanamıyorum, bırakıyorum benliğimi ve herşey dinginleşiyor. Gözlerimi tekrar açtığımda duyamıyorum uğultuyu, hissedemiyorum rüzgarı, herşey boş, bilinmez geliyor. Ayaklarım yere basmış, bilememişim…

O.B (Eylül 2007)

Fotoğraf: Gary Heery
Fon müziği: Yann Tiersen – Comtine D`un Autre Ete: L`apres

Eski Gönderiler »